23 Aralık 2009 Çarşamba

Stockholm ve Hedniskt Mitoloji; On ikinci yazı


Değerli İzleyici,

Bu satırları yazdığım sırada, Feryal Hanım çok güzel bir video çekimi ile döndü. Ben sabahleyin fotoğraf çekimi için çıktım, fakat bu video öne geçti ve sunum yerini aldı hemen. En aşağıda Orman Yüksek Okulu öğrencilerinin üretim ve katılım etkinliği olarak Noel ağaçları satışını izleyeceksiniz. Hemen tıklayınız.

Evet! Akpak bir Noel/Jul yaşanıyor burada. ‘God Jul, Gott Nytt År’ yazıları görünüyor vitrinlerde. Hıristiyanlık öncesi Hedniskt pagan bir inancalar zinciri yaşandı Kuzey’de. Upsala’da yapılan kazılarla bin yıl öncesine ait böyle bir tapınım kurban altarı, açılan bir tümülüste pekçok şaşırtıcı kral eşyaları bulundu.

Ayrıntıları başka bir güne kalsın. İskandinavya, İsland, Germen mitolojisinin kısa verileriyle ve Vagner'in trajik opera figürleriyle yetinip günümüzdeki karlı akpak Stockholm Noel'ine dönelim.

Kuzey’e Hıristiyanlık geç gelir. Roma İmparatorluğu’nun (İÖ 340) İstanbul’u Hıristiyanlığın ve Roma’nın başkenti yapmasıyla birlikte paganizmden uzaklaşıp Hıristiyanlığa geçmesi ardılı Avrupa bu değişime ağır aksak ayak uydurmaya koyuldu.

Kuzey, özellikle Beyaz Viking kabilelerinin egemen olduğu İskandinavya, kılıç zoruyla İsa’nın Tanrı oğlu olduğunu onayladı. Eddan Sagaları, bu konuda şiirsel ve belgesel bir göstergedir.

En eski ya da şiirsel Eddan (Semunds Edda) anonim toplamıyla en eski Kuzey Tanrı ve yarı tanrılarını, Vikingler’in İzlanda keşifleri (1200) evresini anlatır. Bunların arasında ‘Havamal’ ve ‘Voluspa’ vardır. Daha ‘Genç’ ya da ‘Prosa/koşuklu Eddan’ ise 1220’lerde, Snorre Sturlasson ile Kuzey Mitolojisi olarak karşımıza çıkar.

Bu kısa verilerden sonra, Hıristiyanlık, aşağı yukarı ne zaman buradaki toplum katlarınca onaylandı yanıtını alırız. Toplum katları derken, piramitin doruğunda siyaset/yaşam değişimini (örnekse Yavuz Sultan Selim’in Sunni İslamiyet’i Osmanlı'ya siyasi erk olarak monte etmesine karşı, halkın dipten gelen tepkisi) kabullenme durumu, aşağıya doğru çoğu kez baskıyla onaylatılır ve yine çoğu kez kanlı olur.

Kuzey Ülkeleri de bu tür Din/Siyasası olgularının dışında kalamaz. Vikinglerin, ormanlık bölgelerde, Roma Lejonları’na karşı savaşa savaşa kuzey’e çekilişlerini, bu sırada pagan tanrılara bağlıklarıyla seve seve ölüme koştuklarını anlatan filmler de yapılmıştır.

Evet! Vagner’in yarısı Kelt mitolojik figürleriyle kurduğu operalarda, Kuzey Tanrılar Pentaonu temelinde bu temayı buluruz. Geçenlerde Stockholm Kraliyet Operası’nda sergilenen ‘Valkyrian' da bu konuyu işler.

Eddan Sagaları’ndaki büyük Tanrı Votan/Oden ile ilişkin bir trajedidir bu opera. Oden daha güçlü tanrıların gazabına uğramış, bir gözünü yitirmiş ve lanetli kargışlı yazgısından kurtulmak isterken alt tabakada olanlara acı vermiş bu öyküye göre.

Böylece Kuzey Avrupa ve İskandinavya Noel ile, İsa ile, Meryem ile, kısaca Hıristiyanlıkla yaklaşık 900’lerde tanışmaya başlar. Bu nedenle Fransa ve İtalya ve İspanya’da uzun süren karanlık Hıristiyan Ortaçağ’ı, Almanya ve daha Kuzey’de İskandinavya’da ise daha hafif bir düzlemde yaşanır. Salt İzlanda’da değil 1200’lerde bile Eddan’ın pagan tanrıları inancalarıyla İskandinavya’da, İsveç’te insanları yaşarken bulabiliriz. Bu açıdan İtalya ve İspanya'da olan bir Noel ile İsveç'te farklar olduğunu bilmekte yarar var. Hatta İspanya'nın Güney Amerika anakarasına taşıyıp kanlı bir uygulama ile yerleştirdiği İsa/Meryem ruhaniliği İsveç'ten çok sıkı ve gergindir.

Şimdi bu kısa verilerden sonra, yumuşak kar gibi bir serinkanlılıkla Noel'i bekleyen Stockholm'e dönüyoruz. İtalya, İspanya, Guatemala, Meksika gibi ülkelerde kitlesel gerginlikle yaşanır bu günler. Bu satırların yazarının tanık olduğu gibi Guatemala'da İsa'nın çarmıha gerilişi ve haftalar sonrası gökyüzüne yükselişi yüzbinlerin katıldığı gerilimle yüklü kitlesel törenlere dönüşür.

Kuzey'de sessizlik ve hoşgörü ile içselleşen bireysel etkinliklerdir ve lapa lapa yağan kar yumuşaklığı ile sütbeyaz bir Noel beklenir, umulur kitlesel olarak. Hem törensel açıdan hem de bireyin içsel duyumları açısından arada dağlar kadar büyük fark vardır.

Hafta içi bir komşu ile asansörde karşılaştım. Konu olsun diye ‘kar yağıyor’ dedim. ‘Umarım apak kar ile mükemmel Noel olur, çok güzeldir,' diye vurguladı ve benden de vurgulu onay bekledi.

Bu şu demektir! İsveçli, Noel’i sütbeyaz/apak görmek ister. Kırmızı iri yapraklı noel çiçekleri saksılarda satılır. Karasal iklimlerde olan Noel ile İskandinavya’daki durum, salt görsellik açısından değil ruhsal/duyumsal açıdan da farklıdır. Şöyle de farklıdır, kar duygusu, her şeyi temizlenmişlikle, günübirlik yaşama yeniden başlama isteği verir burada insanlara.

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 23 Aralık 2009 video

11 Eylül 2009 Cuma

İsveç'te topraksız köylüler ve 1800'lü yıllar; On birinci yazı

Değerli İzleyici,

Bu blog, bir İsveç tarih arşivi olmayacak sonuçta. Böyle bir niyetle yola çıkmadım. Fakat eksikleri ve kimilerince fazlalık sayılabilir yaklaşımla bu özetler yine de insanlarda biraz merak uyandırır.

Bunlarla birlikte şöyle ki, İsveç’te toplumsal ilerleme, bugün varılan modernitenin de, bugünkü yüzde yüz okur/yazar eğitimli insanların dört, beş kuşak öncesi toplumsal yaşam düzeyinin de bugüne varışıyla yaşadığı bir arkaplanı var.
Dünü görmeden bugün anlaşılmaz. Dışarıdan özellikle üçüncü dünya ülkelerinden ekonomik nedenlerle (okur/yazar olsun olmasın) buraya gelenler, bugün varılan somut düzeyin, ‘gökten zeplinle’ indiğini sanabilirler. Büyük yanılgı olur bu ve bu, insanlığın ilerlemesinde verilen acılı uğraşıya saygısızlık olur.

Yanılgının ilki şu olur, geride bıraktığı toplumsal kargaşayı tam kavrayamadan, buradaki duruma bakarak kolayından yargı üretmeye kalkışanların, bilgi ve algı eksikliği ortaya çıkar.

Üstelik bu ülke monark/krallık otorite görüngüsü ile yeryüzü sahnesinde yer alır ve tüm sınıfların temsil edildiği parlamentosu vardır. Aymazlık olur buradaki bu durumu kavrayamamak.





Bu toplum, bu çağa varırken toplumsal sınıfsal zorlukları ve doğanın yarattığı çetin koşulları alınteriyle aşarak insanlık adına hem de bu aşamaya ulaştı. Avrupa’da pekçok öteki ülkelere baktığımızda, bugün minicik toprak yüzölçümü ile Hollanda bile kolonyalist ulusal bir devlet/ülke olarak ekonomik birikimini yaptı ve moderniteye bu yoldan vardı.

İsveç, kolonyalist olmayan, başka bir ülkeye rant elde etmek için bu anlamda ticret burjuvazisi ya da monark otorite ya da askeriyle yerleşmeyen sayılı ulusal ülkelerden biridir.

Bununla birlikte bu ülke, 1800’lerde yüzde yetmiş beşi topraksız kırsal/köylü bir toplumsallıkla nüfus hareketlerini çağın dinamiklerine göre yönlendirebilmiş. Üstelik bu ülke, en verimli yıllarını yaşayan bir buçuk milyon genç, becerikli, zenaatkar kuşaklarını, Amerika rüyası peşinde yitiren bir İsveç’tir.

Bu ve başka nedenlerle bu ülkeye ister içeriden bakalım, ister dışarıdan bakalım, yansızlıkla bakmalıyız. Bu topumsal dinamiklere yansızlıkla yaklaştığımızda, iki yüzyıl önce ormandan başka hammaddesi olmayan Kuzey’in bu soğuk bölgesinde ileriye dönük muhteşem bir ilerlemeci insanlık öyküsü ve sağlıklı nüfus hareketleriyle elde edilen insanlık başarısını görebiliriz.

Bugünkü konuma gelmeden önceki evreler, her ülke için bir arkaplandır ve oraya bakmadan geçmişin izlerini göremeyiz. Toplumsal reflekslerini de, sağlıklı evrelerini de, sağlıksız güçsüz dönemlerini de izleyemeyiz. Türkiye’ye de böyle bakmalıyız.

Önceki yazılarda ‘katman’ terimi kullandım. Kendileri de sınıf demiyor; ‘stond’ diye adlandırıyorlar. Stond, daha eski toplumda yasal hakları olan sosyal bir grup, diye açıklıyorlar.

Bir önceki sunumda soylular, din adamları, burjuvalar ve toprak sahibi köylülerden oluşan dört ‘ana katman’ dedim. İsveç toplumunda din adamları bir sınıf değildi fakat etkindi.

Bununla birlikte, bu dört katmanın dışında kalanlar vardı. Bunlardan “ofrelse” tanımı ile anılan ve 1800’lerin başında yüzde iki nüfus ile soylu sınıftan olmadıkları halde toplum içinde gücü olan ve fakat temsilciler meclisinde üye bulunduramayan, varlıklı, etkin bir grup vardı; kimi yerde krallığın resmi işlerini yapardı.
Topraksız köylüler de kendi içlerinde gruplara ayrılıyordu, örnekse; “torpare” , “statare”, “inhyseshjon” , “backstugusittare” ve toprak sahibi köylülerin ücretli hizmetkarları, gibi...

Örneğin bu tarım toplumunun ürünü, ‘soldat/asker’ diye tanımlanan, bugün Türkiye’de ‘kolcu’ diye adlandırılan bir grup vardı İsveç’te. Büyük toprak sahibi köylülere bağlı, onların topraklarında bir gecekondu (torp) kurarak aileleriyle burada yaşayan ve ancak akşam ve geceleri tarım yaparak yiyeceklerini sağlayan ve bu toprakları da koruyan bir gruptu bunlar.

Fakat bunların benzerleri de “statarna’ adı altında kolcu olduğu halde, biraz süt, patates gibi yiyecekleri aylık ücret karşılığı alan aileler de vardı. Toprak sahiplerinin yanında mevsimlik çalışanlar, mevsim sona erince kaderleriyle başbaşa kalan gruplar da vardı.

Tüm bu saydıklarımız ve burada sayamadıklarımızla bu toplumsal dinamikler; tarım kesiminin yüzde yetmiş beş oranı ile İsveç, 1800’lerin ilk yarısına girdi. Bu şu demektir, bu monark ülkede, nüfusun yüzde yetmiş beşinin temsilciler meclisinde sesi yoktu. Stockholm, 11 Eylül 2009

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez

7 Eylül 2009 Pazartesi

İsveç'te 1800'lü ilk yıllar ; soylular, din adamları, burjuvalar ve topraklı köylüler; Onuncu yazı

Değerli İzleyici,
İlk görsellikle sunulan oda, Artur Hazelius gibi sayılı 'entelektüel' bir burjuvanın anılarını taşıyor ve buradaki eşyalar, mobilyalar, onun özel beğenisini yansıtıyor. Bu eşyaların arasında ve bu eşyaların yer aldığı Sarı Ev’de Hazelius son yıllarını yaşadı.

İsveç burjuva sınıfının zevki konusunda bir izlenim edinmek için üstteki görsellikle konuya başlıyorum. Altta sırasıyla 1800 başları bir koridor ve ucunda bir ocak fırın, Hazelius bu ortama doğdu.

Önce yayınlanan konulara bir gönderme yapmak isterim, şöyle ki.. Bir, İsveç’te geleneksel tarım ve toprak sahibi köylüler; iki, tarım toplumundan kentlere göçle ortaya çıkan işçiler; üç, soylular sınıfı temsilcisi Anvers Hennerstedt kalıtlarından söz eden ayrı ayrı yazılar, görsellikle arka arkaya sunuldular.

Toprak sahibi bir köylü ailesinin evi, yaşam koşulları, işçi sınıfının evi ve eşyaları ve soylu bir ailenin konutu ile bazı özet ve özel bilgiler içeren ve bunları destekleyen görselliklerdi sunduklarımız.

Seçkin bir burjuvanın, Hazelius'un (1803 - 1901) doğduğu ev burasıdır.

Beride sözünü ettiğim toplumsal katmanlar Orta Çağ’ın sonlarında, yeni bir çağa geçişin temsilcileri oldular. Parlamentoda dört İsveç sosyal sınıf konumu ile sınırlı güç dengesi oranıyla ortaya çıktılar. Soylular, din adamları, burjuvalar ve köylüler.

Bunların bir bölümü Orta Çağ sonunda güçlendiler ve İsveç’te sözü geçen temel ya da ana toplumsal katmanlar olarak öne çıktılar, bir kesimi örneğin din adamları güçlerini yitirdiler.

Bu yüzyılın başlarında işçi temsilcisi sosyal grup henüz İsveç Parlamentosu’nda yok.

Burjuvalar, daha çok ticaret ve çeşitli zenaatları ortaya koyan bu kentsoylular kendi içlerinde ekonomik güçleriyle; dışalım ya içeride toptan ya da daha küçük düzeyde perakende işletme farklılıklarıyla toplum üzerinde değişik etkileri olan, sınıflarla ara/geçişken ortasınıfı da oluşturan katmandı.

Burjuva sınıfı 1800’lü yılların başlarında İsveç genel nüfusunun yaklaşık yüzde ikisi kadardı. Kendi içinde de farklı düzeyde olan kentsoylulardan iki örnekten birisini bugün sunuyorum.

Alt görüntüdeki bu ev 1800’lü yıllarda Stockholm’de Surbrunnsgatan’da yapılmaya başlandı 1803’te şimdiki bu görnümünü aldı. İlk kattaki odalar Karl Johan stili eşyalarıyla, 1930’lu yıllardaki üst düzey bir burjuva evini gösteriyor. Stockholm, 07 Eylül 2009
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Skansen’in ve Nordiska Müzesi'nin kurucusu olarak tanıtılan Artur Hazelius (1833) bu evde doğdu ve ilk iki yıl bu evde yaşadı.

3 Eylül 2009 Perşembe

İsveç erken 1800’ler ve geleneksel tarım toplumu; Dokuzuncu yazı

Değerli İzleyici,

1800’lerde köylü/çiftçi olan ve kırlarda yaşayan İsveç toplumu üzerine düşünmeyi sürdürüyoruz. İlk başlarda aksayan anlatılarla karşınıza çıkma cesaretimizi hoş görün lütfen! Fakat konuyu bir ucundan tutmak da gerekiyordu söze başlarken.

Bu konuda arka arkaya birisi soylu bir ailenin başlangıç yılları, ötekisi Stockholm’de bir işçi evi olan iki sunum izlediniz.

1800 başlarında İsveç geleneksel bir tarım toplumu kimliği ile karşımıza çıkar bu topraklarda. İşte şimdi bahçede iki körkovan arısı olan bir köy evinin önü. 1824 tarihi kazılı kütük duvarı ile kondu bir kır/köy evi burası.

Tüketimini kendi üretimi ile sağlayan bir kır toplumu. Evlerde gaz lambaları yanardı o günlerde. Ev halkı et gereksinimini ahırdan bir domuzu keserek karşılardı. Balık ve et yiyeceklerinin tuzlanarak güneşte kurutulması ve böylece uzun süre koruma becerisi bir yaşam düzeneği olarak tüm ülkede de çok erken yüzyıllarda, daha Viking dönemleri olan 8., 9., yüzyıllarda geliştirilmişti.
Kadınlar hemen her konuda sahne alırdı. Hayvan kesiminden, ekmek pişirilmesine, dere boyunda tokaçlanarak çamaşır yıkanmasına dek her yerde onu görebilirdiniz. Böyle geleneksel bir tarım toplumu köylüsü için yaşam çok sertti ve çok gayret isteyen bir uğraşıydı. Tek eşlilik bir yaşam formuydu ve kadınlar, kendi giysileri için gerekli tekstil dokuma tezgahlarını evde kullanarak hem de en az dört çocuk yaparlardı. Yüzyılın ikinci yarısı ardılı,daha sonra üç önemli nedenle nüfus artışı hızla yükseldi ve ABD'ye dönük deniz aşırı 'Batı Rüyası', büyük nüfus hareketleri toplumsal ekonomik önhazırlık koşulları ortaya çıkmaya başladı yavaş yavaş.

Bunların yanı sıra topraksız köylüler, yarıcı ya da mevsimlik tarım işçisi olarak köylerden köylere geçerek karın tokluğuna iş peşinde, tüm aile birlikte koşarlardı. Küçük ve yetersiz evlerde tüm aile birlikte yaşar ve sağlıksız koşullar içinde, örneğin yeri toprak olan, tavanı toprakla kaplı evlerde uzun kış geceleri baharı bekler ve bu kez çocuk/kadın iş peşinde koşarlardı.

Tek bir bacası olan evde, ocak başında toplanan aile ısınır ve orada pişirileni yerlerdi. Bu sağlıksız koşullarda doğan çocukların yüzde ellisi daha henüz beş yaşına varmadan sağlıksız ortam nedeniyle ölürdü. O yıllarda İsveç toplumunun yüzde onu kentlerde, yüzde doksanı kırlarda yaşıyordu.

1800’lerin başlarında demir madeni işçiliği ortaya çıktı. Aşağı yukarı İskandinavya ülkeleri hemen hemen bu koşullar içinde 1800’lere girdiler, ilkin bu toprakları kazıp demir madeni çıkardılar. Soyluların işlettiği ilkel maden ocaklarında çalışan yeni grup köylerden kopup gelen topraksızlar oldu. Demirin çelik olarak üretimi daha sonra tarih sahnesine çıkan endüstri sınıflarını oluşturacaktır. Şöyle ki 1800'lü yılların ikinci yarısında İsveç, geleneksel tarım toplumu olarak karşımıza çıkar. Stockholm, 03 Eylül 2009

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez

25 Ağustos 2009 Salı

İsveç tarım toplumundan kentlere; Sekizinci yazı

Değerli İzleyici,

1800 başlarından 1870’lere gelinceye kadar İsveç’te iki milyon nüfus artışı var. Üç neden ileri sürülür. Savaşsız dönem, salgın/bulaşıcı hastalıklara karşı aşılar ve patates. Tarımda daha verimli metotları kullanmaya başlayan çiftçiler, patates üretimini artırdılar ve bu durum, açlıkla başı dertte olan kırlarda topraksız en yoksul (topraksız tarım işçileri) kesimlerin daha iyi beslenmelerine yaradı. Bunlarla birlikte ortalama yaşam süresi uzadı, çocuk ölümleri oranı düştü, doğum oranları çok arttı. Toplumdaki bu nüfus artışı, yedeğinde kırlardan kentlere yoğun nüfus hareketleri yarattı.

Kentlerdeki fabrikalar göç dalgalarıyla gelen tüm işsizleri istihdam edemedi. Kentlerde ortaya çıkan sağlıksız koşullar işsizleri vurdu. Bunların bir bölümü, örneğin 1850/1930 yılları arasında 1,2 milyon İsveçli Amerika’ya dışgöç yaptı. Şimdi, o yıllarda yaşayan bir işçi ailesinin tek odalı konutuna doğru yürüyoruz.

Yuvarlak taşların üzerine basarak önümüze çıkan tahta merdivenlerden tırmandık. Tek odalı işçi konutuna girmeden önce çamaşırların asıldığı çatı içi holden geçtik. İçeriye girer girmez iyi bir düzenleme ile hatta bir lüks görüntü ile karşılaştık. Genç, sarışın bir bayan gülümseyerek bakıyordu. ‘Hoş geldiniz,’dedi.
Otuz metrekare büyüklüğünde bu konutun içindeki eşyalar yüz yıl öncesine tarihlenmiş gibiydi. İkinci elden aldığım iskemlenin bir benzeri, bir pencere kenarına konulmuş, üzerinde kitap ve gazete olan bir masanın yanında duruyordu ve bunu görünce, ‘benim iskemle’ diye bir ünlem verdim.Bir an gülümsedi. Yumuşak bir sesle; ‘Burası bir işçi konutudur,’ dedi. Girişte sol yanda iki kişilik bir karyola vardı. Oraya döndüm. Odayı çepeçevre gözlerimle taradım, karşı penceredeki dikiş makinesinin üstünde dikilmekte olan kumaşları ve üstünde bezemelerle yandaki dolabın hemen önünde, yerdeki şilteyi ve yuvarlak masanın öte tarafındaki divanda uyuyan kişiyi gördüm.
‘Kalabalık nüfus nedeniyle yerde yatanlar olur,’ diyen sarışın bayan düşüncelerimi okudu.

Konuşmasını sürdürdü; ‘Bu konut İsveç’te bir işçi ailesinin 1800'lerin sonlarında nasıl bir evde yaşadığını gösteriyor,’ dedi. 'O yıllarda kentlere akın halinde gelen göçlerle ev/konut sıkıntısı yaşandı ve zorunluluk nedeniyle burada gördüğünüz gibi bazı kişiler yerde uyudu. O yıllarda insanlar çok daha kötü yerlerde yaşadılar, tüberküloz gibi salgın hastalıklardan ötürü binlerce insan öldü.’
Biraz sonra bu işçi konutunun Kuzey'e açık pencere yanındaki, kitap ve eski bir gazete olan masada karşı karşıya oturmuş, Bayan Karin ile sohbet ederken buldum kendimi. Eliyle girişteki sağ taraftaki sobayı gösterdi; ‘işte orada yemek pişer ve ısıtma ve gördüğünüz gibi çamaşırlar da orada kuruyor,’ dedi. 1800’lerin sonlarında işsizlerin, kırlardan kentlere akan binlerce insanın Stockholm’de karşılaştıkları zorlu koşulları gözlerimin önüne getirdim bir an...

'Sizin rolünüz,' dedim. 'Rol mü yapıyorsunuz? Bu işçinin...’

'Min rol!’ Gümlümsedi! ‘Ja,’ dedi, burnunun ucuyla yatan kişiyi gösterdi; ‘Ja, min rol bu işçinin zavallı karısıyım.'

Tekin SonMez

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Stockholm modern bir müze kenttir; Yedinci yazı

Değerli İzleyici,

Uzaktan gördüğünüzde pek bir şeye benzetmeyebilirsiniz. Olsa olsa ‘işte bir ev, belki orta halli bir tecimerin yazlık konutudur,’ der ve geçersiniz. Yapının önünde bir veranda gibi açık alanda bir an öne bakınca Stockholm/Güney yakası görünür karşıda. Bu denli boş bir toprakta ‘neden,’ diye bir an soru simgeleriyle ileri geri yürüdüğünüzü düşündüğünüzü de seçenek sayalım burada.

Neden? Şundan! Genelde bugünkü ‘global’ işadamları için, o veranda gibi açılan yere görkemli bir gökdelen kondurmak ‘yerinde olur,’ belki de. Durum böyle değildir. Bir öndeki yazıda; ‘İsveç/İskandinavya karakteri gösteriş düşkünlüğünden uzaktır,’ dedim. Özel kişileri ayırırsak bu genel bir tutumdur, İsveç için‘övgü’değildir.

Bir de tanıtım söz konusu ise; ‘görülmesi gerekenlerin yalın içeriği bozulmadan dosduğru sunulur,’ derim. Kaldı ki Stockholm çağcıl, modern bir Başkenttir. Ülkenin geçmişi yabancı gezginlere gösterilirken, ihtişamlı saraylarla yetinmezler, korkuya ve ürküye kapılmadan işçi tarihi, işçilerin günlük yaşamları da sosyal evrilme zinciri içinde verilir. Çünkü bu kent çağcıl efsanelerle iç içe yaşar fakat, bununla birlikte sanal bir yanılsamalar kenti de değildir.

Bu veranda kumsalını yürüyerek içeriye girmeden önce merdivenler, iki sütunlu kapı ilgimi çekti. Bu konutlar bana çalışma odasını düşündürür. Hiç bir yere bakmadan dağınık izlenimlerle sol koridora daldım. Solda ilk kapı beni kitaplarla sırdaş, şömineli bir odaya geçirdi ki hemen orada sağ yana açılan ikinci bir kapı ile duraksadım.

Bu ikinci odada yazı masası, zihinsel algı olarak beni yakaladı. Üzerinde kuğu tüyü ile yarım yazılmış, simgesel bir mektup duruyordu. Mektup beni daha da çekti. Kırmızı mühürlü iki mektup, bir kitap, iki mum ve sol başta mühür gözüme ilişti. Bir süre kendimi iyi denetleyerek illüzyona kapılmadan orada biraz durdum. Bu masanın üç yüzyıldır yaşıyor olduğunu sonradan öğrendim.

Yalınlığı ile bu İsveçli bir aristokratın yazı masası idi. Bir ‘Lord’, Burjuva Sınıfı’nın da üstündeki hiyerarşik konumu ile bir ‘soylu’ burada yazmış. Hayır, tarihsel düzenekte bizdeki bugün yaşayan ‘feodal ağa,’ tipolojisi açısından ona bakmayalım. Köleleri olan ‘Feodal Kral’ değildi belki de ilkel üretim düzeyinde işçileri olan demir madeni işletiyordu.

Burjuva Sınıfı’nın güçlenmesi ile yavaş yavaş yer değiştiren ‘soyluluk’, bu aile ile dört kuşak yaşam belgeleri Skansen’de sergileniyor. Evet, Anvers Hennerstedt (1640-1717) ve kalıtlarının korunduğu ve mirasçılarının yaşadığı ‘Skogaholms Herrgordsbyggnad’ adlı ile bugün izleyiciye sunulan konut burası, evet. Bu konuyu sürdüreceğim.

Tekin SonMez

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Skansen, minyatür bir İsveç gibidir; Altıncı yazı

Değerli İzleyici,
Elinizdeki minik bir tanıtım broşüründe; “Skansen, minyatür bir İsveç gibidir,” tümcesini görürsünüz. İsveç’i görme açısından dağınık izlenimlerle mutlu olanlar için bu tanıtım yeterlidir.

Fakat öteki bir açıdan yeterli değildir İsveç için. İsveç bir Skansen değildir hiç! Bununla birlikte Skansen’e gittiniz. Giriş terminalindeki boşlukta gördükleriniz ‘muhteşem’ bir karşılama anlamı içermedi. Genel İsveçli, daha özü İskandnavyalı karakteri gösteriş düşkünlüğünden uzaktır. Görülmesi gerekenlerin yalın içeriği bozulmadan dosduğru sunulur gelen her izleyiciye.

Daha doğrusu, temel olan, verilmek istenen nesnel durumdaki doğal güzellik bozulacak ise gerektiği zaman abartı gibi algılanacak tanımlardan kaçınır İsveç; genel kimlik, kişilik budur.

Skansen de ise bu olgu, daha özenle yerli yerini bulur. Abartı gerekmez isveç’de. İzleyicinin ne aradığı da önemli değildir. İzleyicinin illa da hoşnut olması beklenmez, herhangi zorlama gösteriş düşkünlükleri sergilenerek. ‘Çalım atmak’ bir sunum söz konusu ise, kimse başvurmaz buna. Doğaçtan izlenimler kişinin algı performansına bırakılır. Kişinin/bireyin arkaplanında ne varsa, İsveç üzerine daha önceden oluşan yargı/önyargı umursanmaz.

Evet, Skansen’den içeri girdiniz yürüyen merdivenlerle yukarı çıktınız. İlk bakışta burada hayranlık duygularınızı gıdıklayan görüntüler yoktur.

Önde açılan geniş platformda her izleyici için olağan Stockholm ile yüzyüze gelirsiniz. Gösteriş budalalığının olmadığı İsveç ya da İskandnavya tavrıdır bir bakıma bu da. Çocuk, erişkin, ergen, erkek, kadın, yaşlı kim olusa olsun bu bir olgudur.

Sağ yöne ya da sol yöne nasıl dilerseniz öyle yürüyün. İzleyicilerin yarıya yakınını da çocuklar hatta arabaları ile getirilen bebeler olarak gördünüz. Dedim ya, önkoşul olarak, ‘İsveç duyarlığına, zevkine’ uzak ve kapalı iseniz ya; ‘geldik, para da ödedik, sağa sola biraz bakalım,’ der rastlantısal devinimlere kendinizi bırakır yürürsünüz.Ya da; bu noktadan sonra ya sıkılıp hemen aşağıdaki bir lokantaya iner ve çene çalarak yemeye içmeye başlayabilirsiniz. Seçenek sizindir! Özel bir yanılsama peşinde mi oraya gittiniz?

Ben size soruyorum! Siz de bana soruyorsunuz! Böyle ise, kazananları ve yitirenleri bana soracak olusanız derim ki;

Tez elden sıkılanlar, ve aşağı inerek verdikleri giriş ücretini de umursamayanlar, yitirirler. Hiç de önbilgisi olmadığı halde; ‘geldik.. sağa sola biraz bakalım,’ diyerek izlemeyi kırık dökük olsa bile.. evet olsa bile.. sürdürenler, kazanır.

Skansen, önyargılarla olsun yola çıkanlar için sırlarını ve yalın/doğaçtan güzelliklerini açıp göstermez.

Evet, illüzyona yol açan öge kullanımı yoktur ve bu genel İsveçli tavrıdır. İster İşçi Sınıfı, aristokrat, ya burjuva zevki olsun sergilenen, göz boyama niyeti aramayın; yanıltma payı sıfırdır Skansen'de.

Tekin SonMez

26 Temmuz 2009 Pazar

Midsommar günü güneş herkese eşit doğar; Beşinci yazı

Değerli İzleyici,
Bir süre önce midsommardag kutlaması ile ilgili iki sunum yaptım. Kemanlarıyla melodik halk ezgileri sunan bayanlar ve onların arkasında çocuklarla erişkinler folklorik renkli bir kortej halinde gelip maytap şenliğindeki fişekler gibi geçip gitmişlerdi. İleride üzeri yeşil yapraklarla biçem verilmiş bir direk vardı. Bu direk midsommardag kutlaması için simgesel bir anlam taşır ve İsveç’te her yerleşim noktasında gökyüzüne yükselir, Haziran ayının son haftalarında ve bu, Temmuz’un ilk haftalarında orada durur.

Bu direğin çevresinde halk; çocuk, kadın, genç, erkek hemen herkes o gün dans eder. Bu dans izlencesinde folklorik giyitli olan çocukların dışında izleyici çocuklar da dansa katılırlar. Bu dansa hemen herkes katılır da katılmayanlar için de bu tören, bir töreden çok, modern dünyada katılımcı bir davranış olarak ortaya çıkar İsveç’te. Çünkü bu olayın merkezi insan ve doğa motiflidir.

Midsommardag kutlaması her ne kadar doğanın belli bir gün dönümü adına simgelense (ya da adını simgelese) bile, sosyal psikolojik öz ile insan merkezlidir. Bu sosyal psikolojik öz, İsveç'e göçmen gelenlere, kültürleriyle gelerek kendi kolonilerini kuranlara romantik görünebilir.

Fakat bu romantizm içseldir ve paylaşım, dayanışma ve tüm toplumu kapsama anlamı ile yüklüdür. Bu olay neden böyledir ve Kuzey’de insanlar neden böyledir? Yaşlanmış ve artık bu dansa katılamayacak durumda olan eski kuşak insanlar kırılmasınlar, kendilerini dışlanmış duyumsamasınlar diye, bu tören onların bulundukları yerde de yapılır. Evet, onlar dans edemezler!

Fakat o simgesel ağaç oradadır. Kemanı ile oraya gelen bir sanatçı, halk ezgileri söyleyerek, bu çokluk yerlerinden kalkamayan, güngörmüş insanları, bu toplumsal devinime, içsellik olarak katar. Bunun ikili açısı vardır, toplum bu insanları unutmamıştır ve olay kitleselleşmiştir dahası, bu yaşanırlık bağlamında, elden, ayaktan düştüğü için ‘öteki’leşme yoktur.

Ben, çok yakınımda bulunan bir yaşlılar evinin bahçesinde yapılan bu törene iki, üç gün arka arkaya tanık oldum. Fotoğraflarda görüldüğü gibi bu günü dans etmeden yaşayan insanları uzaktan olsa da izledim. Çocukları ise bu danslara katılımcı olarak gönendiren davranışları da gördüm.Midsommardag kutlaması bir fantezi değildir, nesnel ve dünyasaldır.

Midsommardag kutlaması ruhani bir tapınım değildir, insan ve doğa merkezlidir. Midsommardag, doğa ile bütünleşme çabasını unutmayan, doğaya yabancılaşmasını makine toplumunda bir gün bile olsa anımsayan insanın, kendisine dönmesi ve kendisi gibi olan insanlarla yüzleşmesidir. Bu yüzleşme bakın iki açılıdır.
Çocuklar önde tutulur. Yaşlılar unutulmamıştır.
Siyasal farkları, ruhani inançları, ekonomik farklılıkları içinde ergiten, katılımcı ve hoşgörülü bir halk yaşamının toplumsal kaynaşma olabilirliği sergilenmiştir. Ussal, estetik ve etik algı ortamında, toplumun kalbine ve beynine giden içsel yollardan birinin taşları da bu sırada döşenmiştir.

İsveç’in, İskandinavya’nın paganik geçmişi de bir nostalji gibi anımsanmış, hatta bir gün de olsa yaşanmış ve ‘stenmonument’ olarak adlandırılan, Kuzey’de ‘taş anıtlar’ diye ayrıca bilimsel inceleme konusu oluşturan yazınsal bellek arşivleri de topluma yeniden anımsatılmıştır. Bu anımsama ve bunu yaşama, bireyi birey yapan, toplumu toplum yapan toplumsal bir bellektir hem de.

‘Midsommardag’ günü Kuzey gece görmez, güneş sönmez ve ‘polcirkeln'de güneş 24 saat ışıklarını saçar, gerçeği, yalın bir gerçek olarak, bu topraklarda yaşayan her birey için ortak bir olaydır ve bazı toplumlarda görülen, kılık/giysi simgeleriyle ‘bizden olan’ ya ‘olmayan’ imgelemi; ötekileştirme, dışlama motivasyonu da görülmez.

Astronomi açısından gece ile gündüzün eşit olduğu güneşli en uzun gün, her bireye eşit oranda güneş ışığı sunar ve ‘sen’ ya da ‘ben’ diye ayrım yapmaz ve her birey o gün pastoral bir ortamda herhangi bir topluluğa katılarak, o günü ruhsal ve fiziksel açıdan yaşar; ve işte o gün ‘midsommardag’ diye adlandırılır İsveç'te.

Tekin SonMez

10 Temmuz 2009 Cuma

Nordiska Museet, İsveç kültür tarihi arşivleri; Dördüncü yazı

Geleneksel eğilimler eşliğinde on yedinci yüzyıldan günümüze İsveç kültür tarihinin renkli örnekleriyle yaşam ve çalışma hayatı Stockholm’de ‘Nordiska Museet’de sergileniyor. Bugün İsveç'in en büyük kültür tarihi zenginliğini sergileyen bu müzenin kuruluşunu Artur Hazelius 1872’de başlatmış. Çizimi, mimar Gustaf Clarson tarafından yapılmış ve yapının açılışı 1907’de olmuş.

Kuzey Rönesansı mimari üslubu ile dışa dönük büyüleyici yapının, içe dönük yüzünde, tavanla birleşen 24 m yükseklikte birbirine koşut ve dorukta birbirlerine tutunan gotik tarzı kubbeli sütunlarla, 126,5 m uzunluğunda, İsveç’in en büyük kapalı salonu burasıdır ve bu konumu ile salt bir kültür tarihi arşivi konutu değil; Nordiska Museet sergi, şenlik ve seçkin tören olanakları da sağlamaktadır.

Kent ve köy ev eşyaları, mobilya, masa, iskemle, mutfak takımları, tabak, kadeh, vazo türleri, yemek masası kültürü örnekleri, kırsaldaki konutlar, moda, geleneksel giysiler, süslemeler, takılar; evlenme törenlerinden cenaze törenlerine dek; devasa yapının sütun aralarına, gizli labirentmiş gibi içlere yerleştirilen galerilerde izlenebilirler.

Lapland/Sameland adı ile anılan Laponlarla ilgili fotoğraf sergisi ve bu azınlığın kültürel tarihini açıklayan bölümler de izlenebilir. Halk bellek birikimi arşivi ve kitaplığı ile tüm bilgi referanslarının da bulunduğu, sakin ve zarif bir çevre donanımı sunan müze, kitap ve gazete koleksiyonlarını da izleyicilere açabiliyor.

Ressamlığı bilinen ünlü romancı, piyes yazarı, simgesel tiyatro kurucusu August Strindbeg’in yağlı boya resimleri buradadır.

İnce ince yağan yağmura aldıramadan sokağa çıktık, Kultur Huset’in önünden kalkan ve o yöne giden 69 nolu otobüse bindik. Elçiliklere doğru yol alan otobüsü, Strandvegen’in sonundaki köprünün yanında terk ettik.

Köprü bir anda Paris’teki ünlü Katarina Köprüsünün minik bir kopyesi çağrışımı verdi. Köprünün üzerinde yürürken Nordiska Museet’in kubbesi, sağdaki yüksek ağaçların arasından göründü. Köprünün üzerinde geriye dönüp bakınca Strandvegen üzerindeki yapıları, sağ tarafa baktığınızda ilerideki Ulusal Sanat Müzesine dek, kanalı izleyebiliyorsunuz.

Nordiska Museet, sizi pembe çiçeklerle karşılıyor. Ana kapı merdivenlerini geride bırakarak ilerlemeden önce, bir masal sarayı görünümü ile merkezde yükselen kuleler, müzenin önündeki tanıtım panoları ilginizi çekiyor. Ayrıntılara fazla dalmadan 126,5 m uzunluğunda ve 24 m yüksekliğindeki büyüleyici büyük salona giriyorsunuz.

Bu salon, damıtık/rafine bir içsellik duyumu veren yalın zarafeti ile Avrupa’nın en ünlü katedralleri ile bir anda gözlerinizin önünde, doğaçtan bir boy ölçüşme havası yaratacaktır. Esin veren etkilerden arınmış ve bir bireşimle içsel yalınlık yaratılmış. Bu içsellik boy ölçüşmesinde, şaşalı biraz da abartılı gösterişle ortaya çıkan katedrallerin karşısında Nordiska Museet, kuzey sükunetini sunan yalın bir kimlikle, galerilerdeki kültür tarihi örneklerinden önce etkin narin güzellik duyumu verecektir.