25 Ağustos 2009 Salı

İsveç tarım toplumundan kentlere; Sekizinci yazı

Değerli İzleyici,

1800 başlarından 1870’lere gelinceye kadar İsveç’te iki milyon nüfus artışı var. Üç neden ileri sürülür. Savaşsız dönem, salgın/bulaşıcı hastalıklara karşı aşılar ve patates. Tarımda daha verimli metotları kullanmaya başlayan çiftçiler, patates üretimini artırdılar ve bu durum, açlıkla başı dertte olan kırlarda topraksız en yoksul (topraksız tarım işçileri) kesimlerin daha iyi beslenmelerine yaradı. Bunlarla birlikte ortalama yaşam süresi uzadı, çocuk ölümleri oranı düştü, doğum oranları çok arttı. Toplumdaki bu nüfus artışı, yedeğinde kırlardan kentlere yoğun nüfus hareketleri yarattı.

Kentlerdeki fabrikalar göç dalgalarıyla gelen tüm işsizleri istihdam edemedi. Kentlerde ortaya çıkan sağlıksız koşullar işsizleri vurdu. Bunların bir bölümü, örneğin 1850/1930 yılları arasında 1,2 milyon İsveçli Amerika’ya dışgöç yaptı. Şimdi, o yıllarda yaşayan bir işçi ailesinin tek odalı konutuna doğru yürüyoruz.

Yuvarlak taşların üzerine basarak önümüze çıkan tahta merdivenlerden tırmandık. Tek odalı işçi konutuna girmeden önce çamaşırların asıldığı çatı içi holden geçtik. İçeriye girer girmez iyi bir düzenleme ile hatta bir lüks görüntü ile karşılaştık. Genç, sarışın bir bayan gülümseyerek bakıyordu. ‘Hoş geldiniz,’dedi.
Otuz metrekare büyüklüğünde bu konutun içindeki eşyalar yüz yıl öncesine tarihlenmiş gibiydi. İkinci elden aldığım iskemlenin bir benzeri, bir pencere kenarına konulmuş, üzerinde kitap ve gazete olan bir masanın yanında duruyordu ve bunu görünce, ‘benim iskemle’ diye bir ünlem verdim.Bir an gülümsedi. Yumuşak bir sesle; ‘Burası bir işçi konutudur,’ dedi. Girişte sol yanda iki kişilik bir karyola vardı. Oraya döndüm. Odayı çepeçevre gözlerimle taradım, karşı penceredeki dikiş makinesinin üstünde dikilmekte olan kumaşları ve üstünde bezemelerle yandaki dolabın hemen önünde, yerdeki şilteyi ve yuvarlak masanın öte tarafındaki divanda uyuyan kişiyi gördüm.
‘Kalabalık nüfus nedeniyle yerde yatanlar olur,’ diyen sarışın bayan düşüncelerimi okudu.

Konuşmasını sürdürdü; ‘Bu konut İsveç’te bir işçi ailesinin 1800'lerin sonlarında nasıl bir evde yaşadığını gösteriyor,’ dedi. 'O yıllarda kentlere akın halinde gelen göçlerle ev/konut sıkıntısı yaşandı ve zorunluluk nedeniyle burada gördüğünüz gibi bazı kişiler yerde uyudu. O yıllarda insanlar çok daha kötü yerlerde yaşadılar, tüberküloz gibi salgın hastalıklardan ötürü binlerce insan öldü.’
Biraz sonra bu işçi konutunun Kuzey'e açık pencere yanındaki, kitap ve eski bir gazete olan masada karşı karşıya oturmuş, Bayan Karin ile sohbet ederken buldum kendimi. Eliyle girişteki sağ taraftaki sobayı gösterdi; ‘işte orada yemek pişer ve ısıtma ve gördüğünüz gibi çamaşırlar da orada kuruyor,’ dedi. 1800’lerin sonlarında işsizlerin, kırlardan kentlere akan binlerce insanın Stockholm’de karşılaştıkları zorlu koşulları gözlerimin önüne getirdim bir an...

'Sizin rolünüz,' dedim. 'Rol mü yapıyorsunuz? Bu işçinin...’

'Min rol!’ Gümlümsedi! ‘Ja,’ dedi, burnunun ucuyla yatan kişiyi gösterdi; ‘Ja, min rol bu işçinin zavallı karısıyım.'

Tekin SonMez

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Stockholm modern bir müze kenttir; Yedinci yazı

Değerli İzleyici,

Uzaktan gördüğünüzde pek bir şeye benzetmeyebilirsiniz. Olsa olsa ‘işte bir ev, belki orta halli bir tecimerin yazlık konutudur,’ der ve geçersiniz. Yapının önünde bir veranda gibi açık alanda bir an öne bakınca Stockholm/Güney yakası görünür karşıda. Bu denli boş bir toprakta ‘neden,’ diye bir an soru simgeleriyle ileri geri yürüdüğünüzü düşündüğünüzü de seçenek sayalım burada.

Neden? Şundan! Genelde bugünkü ‘global’ işadamları için, o veranda gibi açılan yere görkemli bir gökdelen kondurmak ‘yerinde olur,’ belki de. Durum böyle değildir. Bir öndeki yazıda; ‘İsveç/İskandinavya karakteri gösteriş düşkünlüğünden uzaktır,’ dedim. Özel kişileri ayırırsak bu genel bir tutumdur, İsveç için‘övgü’değildir.

Bir de tanıtım söz konusu ise; ‘görülmesi gerekenlerin yalın içeriği bozulmadan dosduğru sunulur,’ derim. Kaldı ki Stockholm çağcıl, modern bir Başkenttir. Ülkenin geçmişi yabancı gezginlere gösterilirken, ihtişamlı saraylarla yetinmezler, korkuya ve ürküye kapılmadan işçi tarihi, işçilerin günlük yaşamları da sosyal evrilme zinciri içinde verilir. Çünkü bu kent çağcıl efsanelerle iç içe yaşar fakat, bununla birlikte sanal bir yanılsamalar kenti de değildir.

Bu veranda kumsalını yürüyerek içeriye girmeden önce merdivenler, iki sütunlu kapı ilgimi çekti. Bu konutlar bana çalışma odasını düşündürür. Hiç bir yere bakmadan dağınık izlenimlerle sol koridora daldım. Solda ilk kapı beni kitaplarla sırdaş, şömineli bir odaya geçirdi ki hemen orada sağ yana açılan ikinci bir kapı ile duraksadım.

Bu ikinci odada yazı masası, zihinsel algı olarak beni yakaladı. Üzerinde kuğu tüyü ile yarım yazılmış, simgesel bir mektup duruyordu. Mektup beni daha da çekti. Kırmızı mühürlü iki mektup, bir kitap, iki mum ve sol başta mühür gözüme ilişti. Bir süre kendimi iyi denetleyerek illüzyona kapılmadan orada biraz durdum. Bu masanın üç yüzyıldır yaşıyor olduğunu sonradan öğrendim.

Yalınlığı ile bu İsveçli bir aristokratın yazı masası idi. Bir ‘Lord’, Burjuva Sınıfı’nın da üstündeki hiyerarşik konumu ile bir ‘soylu’ burada yazmış. Hayır, tarihsel düzenekte bizdeki bugün yaşayan ‘feodal ağa,’ tipolojisi açısından ona bakmayalım. Köleleri olan ‘Feodal Kral’ değildi belki de ilkel üretim düzeyinde işçileri olan demir madeni işletiyordu.

Burjuva Sınıfı’nın güçlenmesi ile yavaş yavaş yer değiştiren ‘soyluluk’, bu aile ile dört kuşak yaşam belgeleri Skansen’de sergileniyor. Evet, Anvers Hennerstedt (1640-1717) ve kalıtlarının korunduğu ve mirasçılarının yaşadığı ‘Skogaholms Herrgordsbyggnad’ adlı ile bugün izleyiciye sunulan konut burası, evet. Bu konuyu sürdüreceğim.

Tekin SonMez

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Skansen, minyatür bir İsveç gibidir; Altıncı yazı

Değerli İzleyici,
Elinizdeki minik bir tanıtım broşüründe; “Skansen, minyatür bir İsveç gibidir,” tümcesini görürsünüz. İsveç’i görme açısından dağınık izlenimlerle mutlu olanlar için bu tanıtım yeterlidir.

Fakat öteki bir açıdan yeterli değildir İsveç için. İsveç bir Skansen değildir hiç! Bununla birlikte Skansen’e gittiniz. Giriş terminalindeki boşlukta gördükleriniz ‘muhteşem’ bir karşılama anlamı içermedi. Genel İsveçli, daha özü İskandnavyalı karakteri gösteriş düşkünlüğünden uzaktır. Görülmesi gerekenlerin yalın içeriği bozulmadan dosduğru sunulur gelen her izleyiciye.

Daha doğrusu, temel olan, verilmek istenen nesnel durumdaki doğal güzellik bozulacak ise gerektiği zaman abartı gibi algılanacak tanımlardan kaçınır İsveç; genel kimlik, kişilik budur.

Skansen de ise bu olgu, daha özenle yerli yerini bulur. Abartı gerekmez isveç’de. İzleyicinin ne aradığı da önemli değildir. İzleyicinin illa da hoşnut olması beklenmez, herhangi zorlama gösteriş düşkünlükleri sergilenerek. ‘Çalım atmak’ bir sunum söz konusu ise, kimse başvurmaz buna. Doğaçtan izlenimler kişinin algı performansına bırakılır. Kişinin/bireyin arkaplanında ne varsa, İsveç üzerine daha önceden oluşan yargı/önyargı umursanmaz.

Evet, Skansen’den içeri girdiniz yürüyen merdivenlerle yukarı çıktınız. İlk bakışta burada hayranlık duygularınızı gıdıklayan görüntüler yoktur.

Önde açılan geniş platformda her izleyici için olağan Stockholm ile yüzyüze gelirsiniz. Gösteriş budalalığının olmadığı İsveç ya da İskandnavya tavrıdır bir bakıma bu da. Çocuk, erişkin, ergen, erkek, kadın, yaşlı kim olusa olsun bu bir olgudur.

Sağ yöne ya da sol yöne nasıl dilerseniz öyle yürüyün. İzleyicilerin yarıya yakınını da çocuklar hatta arabaları ile getirilen bebeler olarak gördünüz. Dedim ya, önkoşul olarak, ‘İsveç duyarlığına, zevkine’ uzak ve kapalı iseniz ya; ‘geldik, para da ödedik, sağa sola biraz bakalım,’ der rastlantısal devinimlere kendinizi bırakır yürürsünüz.Ya da; bu noktadan sonra ya sıkılıp hemen aşağıdaki bir lokantaya iner ve çene çalarak yemeye içmeye başlayabilirsiniz. Seçenek sizindir! Özel bir yanılsama peşinde mi oraya gittiniz?

Ben size soruyorum! Siz de bana soruyorsunuz! Böyle ise, kazananları ve yitirenleri bana soracak olusanız derim ki;

Tez elden sıkılanlar, ve aşağı inerek verdikleri giriş ücretini de umursamayanlar, yitirirler. Hiç de önbilgisi olmadığı halde; ‘geldik.. sağa sola biraz bakalım,’ diyerek izlemeyi kırık dökük olsa bile.. evet olsa bile.. sürdürenler, kazanır.

Skansen, önyargılarla olsun yola çıkanlar için sırlarını ve yalın/doğaçtan güzelliklerini açıp göstermez.

Evet, illüzyona yol açan öge kullanımı yoktur ve bu genel İsveçli tavrıdır. İster İşçi Sınıfı, aristokrat, ya burjuva zevki olsun sergilenen, göz boyama niyeti aramayın; yanıltma payı sıfırdır Skansen'de.

Tekin SonMez

26 Temmuz 2009 Pazar

Midsommar günü güneş herkese eşit doğar; Beşinci yazı

Değerli İzleyici,
Bir süre önce midsommardag kutlaması ile ilgili iki sunum yaptım. Kemanlarıyla melodik halk ezgileri sunan bayanlar ve onların arkasında çocuklarla erişkinler folklorik renkli bir kortej halinde gelip maytap şenliğindeki fişekler gibi geçip gitmişlerdi. İleride üzeri yeşil yapraklarla biçem verilmiş bir direk vardı. Bu direk midsommardag kutlaması için simgesel bir anlam taşır ve İsveç’te her yerleşim noktasında gökyüzüne yükselir, Haziran ayının son haftalarında ve bu, Temmuz’un ilk haftalarında orada durur.

Bu direğin çevresinde halk; çocuk, kadın, genç, erkek hemen herkes o gün dans eder. Bu dans izlencesinde folklorik giyitli olan çocukların dışında izleyici çocuklar da dansa katılırlar. Bu dansa hemen herkes katılır da katılmayanlar için de bu tören, bir töreden çok, modern dünyada katılımcı bir davranış olarak ortaya çıkar İsveç’te. Çünkü bu olayın merkezi insan ve doğa motiflidir.

Midsommardag kutlaması her ne kadar doğanın belli bir gün dönümü adına simgelense (ya da adını simgelese) bile, sosyal psikolojik öz ile insan merkezlidir. Bu sosyal psikolojik öz, İsveç'e göçmen gelenlere, kültürleriyle gelerek kendi kolonilerini kuranlara romantik görünebilir.

Fakat bu romantizm içseldir ve paylaşım, dayanışma ve tüm toplumu kapsama anlamı ile yüklüdür. Bu olay neden böyledir ve Kuzey’de insanlar neden böyledir? Yaşlanmış ve artık bu dansa katılamayacak durumda olan eski kuşak insanlar kırılmasınlar, kendilerini dışlanmış duyumsamasınlar diye, bu tören onların bulundukları yerde de yapılır. Evet, onlar dans edemezler!

Fakat o simgesel ağaç oradadır. Kemanı ile oraya gelen bir sanatçı, halk ezgileri söyleyerek, bu çokluk yerlerinden kalkamayan, güngörmüş insanları, bu toplumsal devinime, içsellik olarak katar. Bunun ikili açısı vardır, toplum bu insanları unutmamıştır ve olay kitleselleşmiştir dahası, bu yaşanırlık bağlamında, elden, ayaktan düştüğü için ‘öteki’leşme yoktur.

Ben, çok yakınımda bulunan bir yaşlılar evinin bahçesinde yapılan bu törene iki, üç gün arka arkaya tanık oldum. Fotoğraflarda görüldüğü gibi bu günü dans etmeden yaşayan insanları uzaktan olsa da izledim. Çocukları ise bu danslara katılımcı olarak gönendiren davranışları da gördüm.Midsommardag kutlaması bir fantezi değildir, nesnel ve dünyasaldır.

Midsommardag kutlaması ruhani bir tapınım değildir, insan ve doğa merkezlidir. Midsommardag, doğa ile bütünleşme çabasını unutmayan, doğaya yabancılaşmasını makine toplumunda bir gün bile olsa anımsayan insanın, kendisine dönmesi ve kendisi gibi olan insanlarla yüzleşmesidir. Bu yüzleşme bakın iki açılıdır.
Çocuklar önde tutulur. Yaşlılar unutulmamıştır.
Siyasal farkları, ruhani inançları, ekonomik farklılıkları içinde ergiten, katılımcı ve hoşgörülü bir halk yaşamının toplumsal kaynaşma olabilirliği sergilenmiştir. Ussal, estetik ve etik algı ortamında, toplumun kalbine ve beynine giden içsel yollardan birinin taşları da bu sırada döşenmiştir.

İsveç’in, İskandinavya’nın paganik geçmişi de bir nostalji gibi anımsanmış, hatta bir gün de olsa yaşanmış ve ‘stenmonument’ olarak adlandırılan, Kuzey’de ‘taş anıtlar’ diye ayrıca bilimsel inceleme konusu oluşturan yazınsal bellek arşivleri de topluma yeniden anımsatılmıştır. Bu anımsama ve bunu yaşama, bireyi birey yapan, toplumu toplum yapan toplumsal bir bellektir hem de.

‘Midsommardag’ günü Kuzey gece görmez, güneş sönmez ve ‘polcirkeln'de güneş 24 saat ışıklarını saçar, gerçeği, yalın bir gerçek olarak, bu topraklarda yaşayan her birey için ortak bir olaydır ve bazı toplumlarda görülen, kılık/giysi simgeleriyle ‘bizden olan’ ya ‘olmayan’ imgelemi; ötekileştirme, dışlama motivasyonu da görülmez.

Astronomi açısından gece ile gündüzün eşit olduğu güneşli en uzun gün, her bireye eşit oranda güneş ışığı sunar ve ‘sen’ ya da ‘ben’ diye ayrım yapmaz ve her birey o gün pastoral bir ortamda herhangi bir topluluğa katılarak, o günü ruhsal ve fiziksel açıdan yaşar; ve işte o gün ‘midsommardag’ diye adlandırılır İsveç'te.

Tekin SonMez

10 Temmuz 2009 Cuma

Nordiska Museet, İsveç kültür tarihi arşivleri; Dördüncü yazı

Geleneksel eğilimler eşliğinde on yedinci yüzyıldan günümüze İsveç kültür tarihinin renkli örnekleriyle yaşam ve çalışma hayatı Stockholm’de ‘Nordiska Museet’de sergileniyor. Bugün İsveç'in en büyük kültür tarihi zenginliğini sergileyen bu müzenin kuruluşunu Artur Hazelius 1872’de başlatmış. Çizimi, mimar Gustaf Clarson tarafından yapılmış ve yapının açılışı 1907’de olmuş.

Kuzey Rönesansı mimari üslubu ile dışa dönük büyüleyici yapının, içe dönük yüzünde, tavanla birleşen 24 m yükseklikte birbirine koşut ve dorukta birbirlerine tutunan gotik tarzı kubbeli sütunlarla, 126,5 m uzunluğunda, İsveç’in en büyük kapalı salonu burasıdır ve bu konumu ile salt bir kültür tarihi arşivi konutu değil; Nordiska Museet sergi, şenlik ve seçkin tören olanakları da sağlamaktadır.

Kent ve köy ev eşyaları, mobilya, masa, iskemle, mutfak takımları, tabak, kadeh, vazo türleri, yemek masası kültürü örnekleri, kırsaldaki konutlar, moda, geleneksel giysiler, süslemeler, takılar; evlenme törenlerinden cenaze törenlerine dek; devasa yapının sütun aralarına, gizli labirentmiş gibi içlere yerleştirilen galerilerde izlenebilirler.

Lapland/Sameland adı ile anılan Laponlarla ilgili fotoğraf sergisi ve bu azınlığın kültürel tarihini açıklayan bölümler de izlenebilir. Halk bellek birikimi arşivi ve kitaplığı ile tüm bilgi referanslarının da bulunduğu, sakin ve zarif bir çevre donanımı sunan müze, kitap ve gazete koleksiyonlarını da izleyicilere açabiliyor.

Ressamlığı bilinen ünlü romancı, piyes yazarı, simgesel tiyatro kurucusu August Strindbeg’in yağlı boya resimleri buradadır.

İnce ince yağan yağmura aldıramadan sokağa çıktık, Kultur Huset’in önünden kalkan ve o yöne giden 69 nolu otobüse bindik. Elçiliklere doğru yol alan otobüsü, Strandvegen’in sonundaki köprünün yanında terk ettik.

Köprü bir anda Paris’teki ünlü Katarina Köprüsünün minik bir kopyesi çağrışımı verdi. Köprünün üzerinde yürürken Nordiska Museet’in kubbesi, sağdaki yüksek ağaçların arasından göründü. Köprünün üzerinde geriye dönüp bakınca Strandvegen üzerindeki yapıları, sağ tarafa baktığınızda ilerideki Ulusal Sanat Müzesine dek, kanalı izleyebiliyorsunuz.

Nordiska Museet, sizi pembe çiçeklerle karşılıyor. Ana kapı merdivenlerini geride bırakarak ilerlemeden önce, bir masal sarayı görünümü ile merkezde yükselen kuleler, müzenin önündeki tanıtım panoları ilginizi çekiyor. Ayrıntılara fazla dalmadan 126,5 m uzunluğunda ve 24 m yüksekliğindeki büyüleyici büyük salona giriyorsunuz.

Bu salon, damıtık/rafine bir içsellik duyumu veren yalın zarafeti ile Avrupa’nın en ünlü katedralleri ile bir anda gözlerinizin önünde, doğaçtan bir boy ölçüşme havası yaratacaktır. Esin veren etkilerden arınmış ve bir bireşimle içsel yalınlık yaratılmış. Bu içsellik boy ölçüşmesinde, şaşalı biraz da abartılı gösterişle ortaya çıkan katedrallerin karşısında Nordiska Museet, kuzey sükunetini sunan yalın bir kimlikle, galerilerdeki kültür tarihi örneklerinden önce etkin narin güzellik duyumu verecektir.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Paganik “midsommardag” kutlaması “Hedniskt midsommarfirande”; Üçüncü Yazı

Astronomi açısından gece ile gündüzün eşit olduğu güneşli en uzun gün midsommardag diye adlandırılır İsveç’te.

“Midsommardag” günü Kuzey’de gece olmaz ve polcirkeln'de güneş 24 saat ışıklarını saçar.

Bu konuya deggin “stenmonument” diye adlandırılan birçok “taş anıt” vardır Kuzey’de. Güneşin her yıl, hangi anda, hangi noktada kesiştiğinin işaretleri olarak adlandırılan bu formlar, simgesel anıtlar olarak değil, güneşin ve gezegenimizin takvimsel döngü çizgisini belirtmek üzere, binlerce yıl önce o günkü insanlar tarafından yeni kuşaklara bilgi ve birikim iletmek için yapılmışlar.

Kuzey Bronz Çağı/nordisk bronsålder evresinde İskandinavya’da güneş tapınımı kültü vardı ve bu çağdaki taş çizimlerinde görülen güneşe tapınım figürleri “midsommardag” ezgilerine ve yansılamalı dans figürlerine yansımış

Korunan bu “stenmonument” taş anıtlardaki dans figürleri çizimleri de güneş kutlaması ritualini açıklayan anlamlar içermektedirler. Bu ritualde, güneşin gücüyle doğanın uyanışı ve bunlara bağlı hasat döneminin döngüsel bir çizgide izlenişi, üretim/doğurganlık eylemiye içselleşen ve dansla dışsallaşan yansılama figürleridir ve bir anlamda gelecek kuşaklara iletilen bildiriler olan bu figürler, Skansen’de tanık olduğumuz dans figürleriyle de örtüşmektedirler.

Gerçekte “sommarsolståndet”, o belirli andaki döngü ile ortaya çıkan yaz güneşi duruşuna, (güneş tutulması gibi sık sık görülmeyen bir oluş gibi)yapılan göndermeler, bu taş anıtlarındaki bilgilerle dikkat çekilmektedir. Bunlar hasat/bereket ve üreme kurbanları “offerfester i fruktsamhetens tecken” için yapılan simgelerdir.

Batı Avrupa ülkelerine göre, güneşin ve gezegenemizin rutin döngüsüne bağlı kalarak İskandinavya ülkelerinde üreme mevsimi daha geç gelmektedir. Bu açıdan İskandinavya’daki “hedniskt” pagan güneş rituali olan bunların karşılığı öteki Batı Avrupa ilkelerinde Mayıs ayı başlarında görülmektedir.

27 Haziran 2009 Cumartesi

Stockholm ve Midsommar, İkinci Yazı

Skansen'de paganisk “midsommardag” kutlaması ile geçen bir günden geriye kalanlar.

İsveç bayrağı önde neşeli bir grup ağaçların arasından apansız çıktı.

Geleneksel beyaz giyitleriyle bir bayan, İsveç bayrağı taşıyan erkeğin sağındaydı ve arkalarında kemanlarıyla melodik halk ezgileri sunan bayanlar ve onların arkasında çocuklarla erişkinler folklorik renkli bir kortej halinde gelip maytap şenliğindeki fişekler gibi önümüzden geçtiler.
Melodik ezgileri doğal bir salınışla havaya yayarak ortadaki çimenli alana yöneldiler, bir renk tayfı gibi bıraktıkları ışıltıların arkalarından baktık. “Hedniskt midsommarfirande” diye adlandırılan bu tören için hazırlanan, üzeri yeşil yapraklarla şekillendirilmiş yüksekçe bir direk çevresinde bir halka oldu, bu neşeli halk melodileriyle salınarak yürüyen grup.
Üzeri yeşil yapraklarla şekillendirilmiş direğin çevresinde bir çember gibi çevrilip durdular. En arkada yürüyen kırmızı beyaz giyimli iri yarı bayan, meğerse koro başıymış. Ezgiler de söyleyecek olan bu sanatçı bayan sahnede yerini alırken elinde bir mikrafon parladı. Onun mikrofonda gürlemesi sırasında kemancılar da yerlerine geçtiler. Sonunda orada bulunan izleyicilerin de konuk olarak davet edildiği geleneksel “hedniskt” dans rituali başladı.
Sahnede hem şarkı söyleyen hem de melodik notalarla biraz da çocuksu ezgili havalar çalan orkestranın önündeki bu yeşil önlüklü ve kırmızı/beyaz giyimli bayan; “haydi hep beraber” diyerek, ilkel dönemlerdeki üretimle ilişkin figürlerle yapılan bu dansları coşkuyla yönetiyordu. Halkın katıldığı bu danslı,ezgili tören alkışlarla sona erdi çocukların da eşlik ettiği bir saatlik coşkun eğlentinin ardından. Biraz ilerideki sahnede yapılacak düzenli gösteriye de davet çıkarıldı ve grup dinlenmek için geriye çekildi.
Dansa katılan izleyiciler de bu büyük parkın içindeki değişik konularda sergilenen izlenceleri seyre koyuldular.

Fotoğraflar bu günü gösteren kareler olarak burada sunuluyorlar. Bir sonraki metinde bu halk geleneği ile ilintili İskandinavya pagan/hedniskt dönemlerinden geriye kalan kısa bilgileri, farklı görselliklerle ikinci bir sayfa olarak sunucağım.